14 Eylül 2010 Salı

Giriş (Foreplay)
Blogger’lara özel film gösterimine (Terminator/Salvation) gittiğimden beri, blogçuluğun fiyakalı bir iş olduğuna uyandım. Yazacak pek vakit bulamadım. Derleme, kes/yapıştır da bana gelmez. Takip ettiğim bir düzene sık güncellenmese de yayın vardı ancak 12 Eylül de benim için milat oldu. 40’a 4 ay kala geriye dönüp baktığımda, basını bir sevgili gibi terk edeli 13 yıl olmuş. Kişisel yayıncılık devrimi budur. Buradaki yazıların tümü gündelik hayatta az kişiyle paylaştığım iç seslerin deşifresi. Hepsini kişisel alabilirsiniz. Dedim ya kişisel yayıncılık..



Botoxlu Umutların Küvezi Afallamış Zihinler…
Fena halde kitlesel olarak içselleştirilmiş bir travmadan nasibini bulmuş biri olarak; referandumdan EVET’in çıkması sonucu afalladım. Biraz düşündüm. Tam amiyane tabiriyle, “Bana girip çıkan nedir ki?” dedim. Neden bu kadar önemsiyordum. Neden kafayı bu kadar RTE’ye takmıştım.

Anayasa Mahkemesi, HSYK, sendikalar vs. vs. 26 maddelik değişiklik sonucu Kenan Evren başta olmak üzere darbecilerin yargılanması, “hesapta” daha demokratik haklara sahip olmak; diğer taraftan diğer takımın kendi oyuncularını sahaya iyi yayması, oyunun kurallarını değiştirebilecek kadar kuvvetlenmesi, ihtimaller varsayımlar olasılıklar. Artık öğürmek geldi. Ya size? Ne karşı devrimmiş be kardeşim. Olsa bu kadar fikren ve madden yıpratmayacak! Biz monitör başındayken, sonradan muhtemelen yargılayacağımız birileri çıkıp; karşı devrime ayar verecektir muhtemelen. Demokrasiyi overdose aldığında bu millet kafası o kadar güzel oluyor ki, “Hangover” filminin aksine bir önceki günü hatırlaması 20 yıl sürüyor. Haksız mıyım?

Facebook, Twitter, FF veya diğer sosyal ağlarda duvarına istediği sloganı atmakta özgür yeni e-anarşistler, 12 Eylül öncekilerine nazaran ne kadar şanslı. Artık düşüncenin eyleme dönüşmesi çok kolay, hızlı, maliyet efektif; buna mukabil kahraman olmak da bir o kadar zor. 600 kişi sizi “like” etse de, grubunuza milyon üye alsanız da; hayat kendi yatağında önüne her şeyi katıp, akarken; biz onu sadece tasvir ediyoruz, buralarda. Zihinlerde yüklediğimiz anlamıyla ötekinin zihninde daha bir derine çöksün de, etkisi eyleme dönüşsün diye. Nafile!

Ekseriyet teşkil eden ötekinin zihninde ise politika, sandığa gidildiğinde milli maç heyecanı veren, seçim sonuçlarını takip eden, I. ve II. Tanzimat bildirgeleri gibi RTE’nin I. ve II. Balkon konuşmalarını izlemekten ibaret değil mi?

Politika öncesinin aksine artık mahalle arası maç gibi oynanan bir oyun olmaktan çoktan çıktı. Artık Türkiye’deki standardı NBA düzeyinde. AKP’ye karşı gittikçe eriyen CHP, MHP ve diğer “niş” partilerin durumuna bakıldığına anlaşılacağı üzere… İdeolojiler artık bir ana fikir olmaktan çıkmış, yöntem hale gelmişlerdir. Antoine Destutt de Tracy tarafından 1796 yılında Fransız Devrimi sırasında kullanılan ideoloji kelimesi, düşünce-bilimi olarak özetlenebilir. Oysa şimdilerde kendilerini ifade ettikleri fikirler/değerlerler kümesini oluşturan ortaklaşılan kitlenin etrafına çit çeken ideoloji, çıkmazda bana göre. Çünkü eski ideolojilerden potboriler moda! Napcaz şimdi?

Son Söz (Rapid climax)
Yapacak bişi yok! Spor yorumcusunun aldığı pozisyondan farklı değil durumumuz. Kullanabildiğimiz tek enstrüman da bir lidere tek kelime ile “s****r git” mektubunu en yasal ve “güvenli modda” gönderebileceğiniz posta kutusuna yani sandığa kadar beklemek. O yüzden hayat akarken paranoyaklıklarla dijital duvarlarına sloganlarla heba etme kendini. Rahat ol. Bu oyun artık farklı oynanıyor. Hedef pek takmıyor…Maillerine bakmasa da, sandıkla ona yollanan mektupları alana kadar!

0 yorum:

Yorum Gönder